Yazı kategorisi: ÖYKÜ

Ters Düz Hikâyem

TERS

O günden sonra onu bir daha hiç görememişti…
Sahi, kırmızı elbisesine ne olmuştu?
Büyükleri, hazır olduğunu hissedip ona söyleyene kadar bilemeyecekti…
Ömür boyu yüreğinde yer alacak koca boşluğu oluşturan gerçeği…
Söylenenlere inanmış görünmekten başka yapabileceği bir şey yoktu.
Tahminince çok uzak bir yer olmalıydı orası.
Anlam verememişti onu böylece bırakıp gitmesine.
-Yakında dönecek… dedi biri.
-Tatile gitti…
-Almanya’ya gitti, kızım, dedi al yanaklı, topluca bir teyze.
Etrafını saran teyzeler, hep bir ağızdan konuşuyorlardı.
-Annem nerde? Anne! Annemi istiyorum, diye haykırdı.
Küçük bedeninin her yerine iğneler batıyordu sanki.
Sızlayan kafasını yokladığında, onlarca dikişi fark etti.
Neden sonra oranın bir hastane koğuşu olduğunu anladı.
Herkes ona, zorla gülmeye çalışan, ağlamaklı ifadelerle bakıyordu.
Tepesindeki yabancı teyzelerin suratını güçlükle seçebiliyordu.
Her şey bulanıklaşmış mıydı, ona mı öyle geliyordu?

Uçsuz bucaksız bir karanlıktan başka bir şey yoktu artık.
Kulakları sağır eden patlamaların ardından, tüm sesini kaybetti dünya.
Korkunç bir çarpışma oldu gökte; şimşekler çaktı.

Sonsuz mavilikte uçuyordu!
Bu yolculukta bir buluta dönüşeceğini hissediyordu.
Yükseldi, yükseldi…
Her adımda daha da hafifleyip diğer bulutlara karışıyordu.
Annesine benzeyeni, ellerini uzatmış onu yanına çağırıyordu.
Gitti, bir bulutun peşinden.
Çok geçmeden dalmıştı yine bulutların dünyasına.
Oldum olası bulutlardan kendi hikâyelerini oluşturmaya bayılırdı.
Gökyüzünde yolculuk yapma fikri, büyüleyiciydi onun için.
Arabanın arka koltuğuna uzanıp tersten yukarıyı seyrederdi.
Ne kadar da severdi seyahat etmeyi!
Sonunda hazırdı! Yol onu bekliyordu.
Boynuna çift uğur böcekli tahta kolyesini taktı.
Üzerine en sevdiği kırmızı-beyaz pötikareli, elbisesini giydi.
Annesinin tatlı sesiydi duyduğu.
Haydi Gyuli, yolculuk vakti geldi!..

Not: Bu tersinden hikayenin “gerçek” zaman akışındaki kurgusunu öğrenmek için hikayeyi aşağıdan yukarıya tekrar ya da düz olarak yeniden düzenlenmiş haliyle yazının devamında okuyabilirsiniz.

DÜZ

Haydi Gyuli, yolculuk vakti geldi!..
Annesinin tatlı sesiydi duyduğu.
Üzerine en sevdiği kırmızı-beyaz pötikareli, elbisesini giydi.
Boynuna çift uğur böcekli tahta kolyesini taktı.
Sonunda hazırdı! Yol onu bekliyordu.
Ne kadar da severdi seyahat etmeyi!
Arabanın arka koltuğuna uzanıp tersten yukarıyı seyrederdi.
Gökyüzünde yolculuk yapma fikri, büyüleyiciydi onun için.
Oldum olası bulutlardan kendi hikâyelerini oluşturmaya bayılırdı.
Çok geçmeden dalmıştı yine bulutların dünyasına.
Gitti, bir bulutun peşinden.
Annesine benzeyeni, ellerini uzatmış onu yanına çağırıyordu.
Her adımda daha da hafifleyip diğer bulutlara karışıyordu.
Yükseldi, yükseldi…
Bu yolculukta bir buluta dönüşeceğini hissediyordu.
Sonsuz mavilikte uçuyordu!

Korkunç bir çarpışma oldu gökte; şimşekler çaktı.
Kulakları sağır eden patlamaların ardından, tüm sesini kaybetti dünya.
Uçsuz bucaksız bir karanlıktan başka bir şey yoktu artık.

Her şey bulanıklaşmış mıydı, ona mı öyle geliyordu?
Tepesindeki yabancı teyzelerin suratını güçlükle seçebiliyordu.
Herkes ona, zorla gülmeye çalışan, ağlamaklı ifadelerle bakıyordu.
Neden sonra oranın bir hastane koğuşu olduğunu anladı.
Sızlayan kafasını yokladığında, onlarca dikişi fark etti.
Küçük bedeninin her yerine iğneler batıyordu sanki.
-Annem nerde? Anne! Annemi istiyorum, diye haykırdı.
Etrafını saran teyzeler, hep bir ağızdan konuşuyorlardı.
-Almanya’ya gitti, kızım, dedi al yanaklı, topluca bir teyze.
-Tatile gitti… dedi biri.
-Yakında dönecek…
Anlam verememişti onu böylece bırakıp gitmesine.
Tahminince çok uzak bir yer olmalıydı orası.
Söylenenlere inanmış görünmekten başka yapabileceği bir şey yoktu.
Ömür boyu yüreğinde yer alacak koca boşluğu oluşturan gerçeği…
Büyükleri, hazır olduğunu hissedip ona söyleyene kadar bilemeyecekti.
Sahi, kırmızı elbisesine ne olmuştu?
O günden sonra onu bir daha hiç görememişti…

Not: Bu hikâyem, Açık Radyo ve Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nin ortaklaşa çalışması olan “Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor” programında yayınlanmış ve Can Yayınları tarafından aynı adla yayımlanan kitapta yer almıştır. Radyo linkine şuradan ulaşabilirsiniz:
http://acikradyo.com.tr/podcast/139092

Gül Hürel

Reklamlar
Yazı kategorisi: ÖYKÜ

Ters Düz Aşk

İyi ki o; hayallerinin aşkı, hep yanındaydı!

İşte, kayalıkların ardından, el sallayarak ona doğru geliyordu.
Yüzündeki kararsız ifade, bir anda kocaman bir gülümseyişe dönüştü.
Sadece küçük bir an için, kayalara çarpıp gerçeği yutan dalgalara baktı.
Sıkı sıkı elinde tuttuğu kutuyu açıp, içindekileri denize boşalttı.

Herkes onu terk edip gittiğinde, sadece o yanında kalmıştı.
Her zaman güven veren bakışlarıyla, sözleriyle destek olmuştu ona.
Silinmeye yüz tutmuş anılar arasında, onu ilk gördüğü o an, en canlı hatırasıydı.
Küçücükken, ebeveynlerinin büyük kavgasından kaçıp parka gittiğinde karşılaşmışlardı.
İlk anda yüreğini kaplayan dostça sevgi, yıllar geçtikçe büyük bir aşka dönüşmüştü.

Anılar denizinin tam ortasındaydı.
Eğer bir hamle yapmazsa, hızla derinlere doğru çekilecekti, hissediyordu.
Sakindi, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme olduğu bile söylenebilirdi.
“Üzülme, ben hep yanında olacağım” dediğini duyar gibiydi, onun.

Sahi, ne kadar zaman geçmişti? Gerçekten bilemiyordu.
En son görüşmelerinden sonra geçen zamanı kestiremiyordu bile artık.
Doktorlar karşısına geçmiş, onun bir hayal olduğunu söylemişlerdi.
Gerçeğe sahip olmak için, biricik sevdasından vazgeçmesi gerekmişti.

Eline tutuşturulan haplara baktı bir müddet.
Gözünden süzülen yaşlar, bardağındaki suya karıştı.
Kana kana içti, gözyaşları içinde, kana kana.
İçtikçe uzaklaştı, mutlu olduğu renkli dünyasından.
Gerçeğin koca evreninde, yapayalnız kalana kadar, içti…

Not: Bu öykünün farklı bir zaman akışındaki kurgusunu öğrenmek için, öyküyü şimdi aşağıdan yukarıya doğru, tekrar okumanız gerekiyor.

Gül Hürel

Yazı kategorisi: ÖYKÜ

Ters Düz Karar

“Kal!”

“Ne olursa olsun, yanımda kal!” başından beri, hep söylediği buydu.

Şimdi susma vaktiydi.

Her şeyi içinde tuttu…

Sesini; hayallerini ve onların kırıklıklarını; umutlarını; inançlarını.

İçinde tuttu bir süre, nefesini ve soracağı soruların tümünü.

Gerçeğin ağır yükünü taşıyabilir miydi ki, zayıf omuzlarında?..

Soruları çoktu ama yanıtlara hazır mıydı?

Vazgeçmeliydi bu gidişten…

Daldığı düşüncelerle, yaşadığı düşten uyanmıştı sonunda:

Tüm yoğunluğa rağmen, farklı bir neşe hâli vardı eşinde.

Son zamanlarda epey sıklaşan iş gezileri…

Seyahatlerde, telefonu meşgule verip, daha sonra geri aramalar.

Her şey yerine oturuyordu şimdi…

Tedirginlikle, göz ucuyla bakabilmişti telefona.

Eşi, asistanına göndermişti, hayatını ters düz eden mesajı.

“Şimdiden özledim seni aşkım!”

Zor kararla baş başa kalmıştı sonunda…

Çok yorgundu ruhu, bedeni.

Sakinleştirici etkisinden medet umduğu çayını yudumladı.

Elinde dumanı tüten fincanı ile koltuğa yığılıverdi.

Tuttuğu sıcaklık, vücuduna yayılırken, yüreğindeki buzları teğet geçti.

Düşünceleriyle birlikte kanı da donmuştu sanki.

Lerze, tüm bedeniyle birlikte ruhunu da sarmıştı.

Parmakları istemsiz vuruşlarla, zangır zangır titreyen bacaklarına eşlik ediyordu.

Adeta hüzünlü bir melodinin sessiz ritmi asılı duruyordu odanın içinde.

Gözleri boşluğu süzüyor, içinde salınan tüm anıları yakalamaya çalışıyordu.

Kapıyı çarpıp çıkan adamın ardından bakakalmıştı öylece…

Kurulabilecek onlarca uzun cümle yerine sadece “git” diyebilmişti ona.

“Git!”

Not: Bu öykünün, farklı bir zaman akışındaki kurgusunu öğrenmek için, cümle cümle tersten (aşağıdan yukarı) okumalısınız.

Gül Hürel

Yazı kategorisi: ÖYKÜ

Cengâver

Şu andan ötesini düşünmez savaşçı. Hayalleri vardır elbet, uzun zaman dilimlerini kapsayan. Ancak yarını bilmek istemez o! Günü zamanında karşılamak ister, tüm coşku ve heyecanıyla.

Yüreklerini bir zırhla kaplayıp koruyacaklarını sanan, ya da zamanla zırhın içinde ne sakladıklarını bile unutan diğer savaşçılar gibi de değildir; taşıdığı en büyük ve en değerli yük olan kırılgan yüreğini ne şekilde muhafaza edeceğini çok iyi bilir!

Tek başınadır savaşı, kimseyi ortak etmek istemez ona. Sevdiklerine bağlıdır derinden, ancak aidiyet kavramını kaybetmiştir çok zaman önce. Çoklukta tekliği, teklikte çokluğu öğrenmiştir. Özgür ve tektir. Onun için bu iki kelime birbirini tamamlar evrenin dilinde.

Lâkin billûr yüreği sıkışır bazen bu cengâverin. İşte o zaman, ne şimdi, ne geçmiş, ne gelecek kalır. Tuz buz olur her bir an; dağılır evrene. Zamansız bir öte aleme gider, dolaşır durur lâmekan ruhu. Hatırlamaya çalışır, bir zamanlar peşinden koştuğu hedefini ve onunla birlikte yok etttiği diğer güzellikleri. Silikleşir her şey ve bir ışık belirir uzakta, tüm bildiklerinden başka türlü!

Yorgun düştüğü anlarda bu telaşa bir son verip sakin köşesine çekilmeyi hayal eder. Sonra düşünür, çekilmek mi yenilmektir, yoksa çekilmeye cesaret edemeden var olan düzene boyun eğmek mi? İkirciklidir yüreği çoğu zaman. Ancak emin olduğu bir şey vardır ki savaşı kimseyle olmasa da kendiyle, ömür boyu devam edecektir…

Gül

Yazı kategorisi: ÖYKÜ

Yolperest*

Gitmek ait olmadığın yerden, doğru olandır; gitmek bilinmeyene, heyecanlıdır; gitmek arzulanana karşı konulmazdır; oysa gitmek, yalnızca gitme aşkıyla, yolperestliktir.

Ben bir yolperestim. Hayatım boyunca yolculuğu, varacağım hedeften daha çok önemsedim. Hele yolculuğa çıkarken hissettiğim, umut dolu başlangıç heyecanını hiçbir şeye değişemem.

Benim gözümde yol Aşk’tır. Başlı başına gitme eylemi olan aşk! Akıldan gitmek, beklentilerden, tariflerden, bilinen tüm ezberlerden ve hatta bazen kendinden gitmek olan aşk; tüm vadileri, denizleri, gölleri, sarp kayalıkları, kavurucu çölleri ile yolculuğun tam da kendisidir. Ben bu uzun yolculuk boyunca çoğunlukla; kıvrıla kıvrıla sonsuz bir bilinmeze uzanan ve bu haliyle de kısa bir mesafe dışında, karşıma ne çıkacağını kestirmeme olanak sağlamayan yolları; ufuk çizgisinde tek bir nokta haline gelene kadar, güvenle, dümdüz ilerleyen yollara tercih ettim. Şu ana kadar pek çok kişi eşlik etti bana. Kimi ilk virajda gözden kayboldu, kimiyle defalarca kesişti yollarımız, kimiyle ise paralel yollarda ilerledik bunca yıl boyunca.

Kendimi bildim bileli kurduğum bir hayal ise–yolun sonuna kadar, birlikte, el ele yürüyeceğim bir eş- gerçek olmadı veya her ne kadar tersini umduysam da, iki insanın aynı anda, aynı yolda, aynı yöne ve yan yana hem de yolun sonuna kadar yürüyebilmesinin, çok düşük bir ihtimal olduğunu bilmemden olsa gerek, bunun hayalden öteye gitmesine ben izin vermedim. Aşık olmak yolun en eğlenceli kısmıydı ancak “merhaba” kadar “güle güle”yi de içtenlikle söyleyebildiğimde büyüdüğümü ve daha sağlam adımlarla yürüyebildiğimi anladım.

“Ben” diyerek ilk adımımı attığım bu yolda, benliğimin kaygısız, başına buyruk melodisi yıllarca dilimde dolanıp durdu. Ta ki o durağa varıncaya dek: Annelik! O durakta bıraktım işte, mırıldandığım benlik şarkısını. Yanıma aldığım iki minik yolcu, en az yolun kendisi kadar değerli bir aşkı da beraberlerinde getirmişlerdi, asla bitip tükenmeyecek bir aşkı…

Yol bu ya, hep engeller ve tuzaklarla doluydu. Bazılarını aştım, bazılarına takılıp düştüm. Düşüp ümidimi kaybetme noktasına geldiğim anlarda inanç, kalkıp aynı istekle yola devam etmem için en büyük itki oldu. Yolda sağlıkla ilerleyebilmek için, bazen yükü hafifletmek, birilerinden vazgeçmek gerektiğini öğrendim sonra… ve vazgeçtim ya da döndüm bazı yollardan.

Tüm döndüğüm yollar ve katettiklerim; vazgeçişlerim ve direnişlerim beni kendimi bulma noktasına getirdi. Başlangıçtaki sorulacak onca soru, yol ilerledikçe ehemmiyetini yitirdi. Tüm aradığım cevapların yüreğimin dalında beni beklediğini gördüm. Anladım ki en zorlu ama en büyülü yolculuğum, özüme yaptığım yolculuktu.

Yolperest için, yol hiç bitmez. Zamanım bitene kadar; başlangıçtaki istekle; yol boyunca kendime kattığım ve katacağım birçok değerle; yolun tüm sürprizleriyle… yola devam!

* Kendi içsel dünyama bir yolculuk yaparak yazdığım bu mektubum, Nurhayat Uçar’ın “Kaf Dağı’na Mektuplar” adlı kişisel sergisinde yer almıştır.

 

Gül Hürel